Park değil, yaşayan bir miras!
İstanbul’da gerçekleşen Landscape Istanbul Fair 2026 kapsamında düzenlenen World Urban Parks Symposium, “Yaşayan Miras” temasıyla ufkumuzu açtı. Budapeşte’nin tarihi parkı Városliget’in hikayesini dinlerken, “Bizim şehirlerimizde neden böyle projeler yok?” diye sormadan edemedik.
Park kavramının ötesine geçmek
Városliget Şirketi Konuk Deneyimi ve Turizm Danışmanı László Puczkó, sunumunda çok kritik bir noktaya parmak bastı: Artık insanlar sadece yeşil alan değil, bir deneyim arıyor. Bizim üreticilerimiz en kaliteli peyzaj bitkilerini yetiştiriyor, fidanlıklarımızdan dünya çapında ürünler çıkıyor; ancak bu bitkileri bir “destinasyon” ruhuyla birleştirmekte hala zayıfız. Budapeşte’de park; müze, sanat ve tarihle harmanlanarak bir kültür merkezine dönüştürülmüş. Ziyaretçiler oraya sadece hava almaya değil, bir kültürü yaşamaya gidiyor.
Turizm ve peyzajın ortak gücü
László Puczkó, parkı bir “destinasyon yönetimi” perspektifiyle ele aldıklarını söylüyor. Yani orası sadece sabah yürüyüşü yapılan bir yer değil, yerli ve yabancı turistin rotasına giren bir cazibe merkezi. Türkiye’de de özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerde, elimizdeki tarihi dokuyu bu modern park vizyonuyla birleştirmemiz gerekiyor.
Sadece ağaç dikmek, dirençli peyzaj uygulamak yetmiyor; o ağacın gölgesinde bir hikaye anlatmak, o alanı yaşayan bir organizmaya dönüştürmek şart.
Ödüllü bir yönetim modeli mümkün mü?
Városliget’in kazandığı inovasyon ödülü, aslında bir yönetim başarısı. Kendi bünyelerinde olmayan kurumları bile parkın bir parçası gibi gören kapsayıcı bir şemsiye modelinden bahsediyoruz. Bizim belediyelerimiz ve kurumlarımız arasındaki kopukluk, maalesef bu tarz “yaşayan miraslar” bırakmamızın önündeki en büyük engel. Üreticinin alın teriyle hayat bulan bu alanlar, neden birer dünya markası olmasın? Budapeşte örneği, doğru bir vizyonla bir parkın şehrin kaderini nasıl değiştirebileceğini kanıtlıyor.
Park değil, yaşayan bir miras!
İstanbul’da gerçekleşen Landscape Istanbul Fair 2026 kapsamında düzenlenen World Urban Parks Symposium, “Yaşayan Miras” temasıyla ufkumuzu açtı. Budapeşte’nin tarihi parkı Városliget’in hikayesini dinlerken, “Bizim şehirlerimizde neden böyle projeler yok?” diye sormadan edemedik.
Park kavramının ötesine geçmek
Városliget Şirketi Konuk Deneyimi ve Turizm Danışmanı László Puczkó, sunumunda çok kritik bir noktaya parmak bastı: Artık insanlar sadece yeşil alan değil, bir deneyim arıyor. Bizim üreticilerimiz en kaliteli peyzaj bitkilerini yetiştiriyor, fidanlıklarımızdan dünya çapında ürünler çıkıyor; ancak bu bitkileri bir “destinasyon” ruhuyla birleştirmekte hala zayıfız. Budapeşte’de park; müze, sanat ve tarihle harmanlanarak bir kültür merkezine dönüştürülmüş. Ziyaretçiler oraya sadece hava almaya değil, bir kültürü yaşamaya gidiyor.
Turizm ve peyzajın ortak gücü
László Puczkó, parkı bir “destinasyon yönetimi” perspektifiyle ele aldıklarını söylüyor. Yani orası sadece sabah yürüyüşü yapılan bir yer değil, yerli ve yabancı turistin rotasına giren bir cazibe merkezi. Türkiye’de de özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerde, elimizdeki tarihi dokuyu bu modern park vizyonuyla birleştirmemiz gerekiyor.
Sadece ağaç dikmek, dirençli peyzaj uygulamak yetmiyor; o ağacın gölgesinde bir hikaye anlatmak, o alanı yaşayan bir organizmaya dönüştürmek şart.
Ödüllü bir yönetim modeli mümkün mü?
Városliget’in kazandığı inovasyon ödülü, aslında bir yönetim başarısı. Kendi bünyelerinde olmayan kurumları bile parkın bir parçası gibi gören kapsayıcı bir şemsiye modelinden bahsediyoruz. Bizim belediyelerimiz ve kurumlarımız arasındaki kopukluk, maalesef bu tarz “yaşayan miraslar” bırakmamızın önündeki en büyük engel. Üreticinin alın teriyle hayat bulan bu alanlar, neden birer dünya markası olmasın? Budapeşte örneği, doğru bir vizyonla bir parkın şehrin kaderini nasıl değiştirebileceğini kanıtlıyor.












